Kayıtlar

Ağustos, 2022 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

the day that you stop running, is the day that you arrive.

Resim
kadıköyden gelmişim, evin bahçesinde oturuyorum. muhtemelen kanımda çok hafif bir alkol geziyor, 5 kez sigara denedim; bugün hiç içmemiş olmam diğerlerine ayıp oldu. lakin pek benlik değil ona eminim. yani bu yaşlarda bile mad men ve benzeri diziler izleyip yakalanmadıysam, sanmıyorum ki hayatımın bir parçası yapayım bunu. burası esiyor, estiği için ve kimsenin üzerime birbirinden devrik ve rahatsız edici cümleler yığmadığı bir yer olduğundan burayı biraz hiç gitmediğim ankaraya benzetiyorum. banka yattığım gibi huzur bulduğumu o kadar iyi hissediyorum ki inanamazsınız. haliyle evden çıktığım günlerin akşamı bir süre burada oturuyorum. ailem alkol aldığımı veya sigara içtiğimi ve sırf etkisi geçsin diye bir süre burada zaman geçirdiğimi sanıyor. aslında öyle değil, sigara içmiyorum, alkolde de ayda yılda bir yeni bir şeyler deniyorum fakat bu bankta demlenmemin nedeni hiçbiri değil. bu bankın bu kadar huzur verici olduğunu şu an fark ediyorum, radioheade geçti spotify, ben ankaraya gid...

it's just a nod to the canon.

Resim
 bugün çeper limited 'dayız, diğer 9 yazının hiçbiri esasında buraya yayınlanma düşüncesiyle ortaya çıkmadı. defterlerimden veya instagrama attığım bi' nevi notlardan alıntıların editörize edilmiş halleri hepsi.  çeper limited ismi ve cisminin asıl bize beyânı şudur ki: ben, tamer toplumun çeper' inde yer alıyorum. ne dışında kalacak kadar asosyal yahut enteresan ne de bütün çemberin ortasında olup her ilgiyi ve gücü sırtlanacak kadar fazla. benim ile sonsuza dek arkadaş kalacak ve eğer olursa karım olacak bütün insanlar benim olduğum gibi çeper 'de olan, toplumun çeperini oluşturan insanlar olacak diye umuyorum ve temenni ediyorum. çeper , insanın utanması yahut garip bulması gereken bir statü değil. çeper insanın yargılamadan, enteresanlıkla hayatını sürdürmesi ve ilerde yaşadıklarımız kadar var olduğumuz yaşlılığımızda mutlu ölmemizi sağlayacak bir serüven yaşaması için en ideal yerlerden biri. monotonluğun ve absürtlüğün en ortasında, en zor, en yalnız, en üzücü a...

so roll your eyes, shake your head, turn away and call me names.

Resim
 parmaklarımın cesetleri yavaş yavaş tam da bu cümlenin harflerine basıyor klavyede. e tuşu bozuk, her seferinde yapıştırıyorum. ilk a ve d tuşları tutukluk yapmaya başladı, şimdi e toptan gitti sanırım. klavyem de dünya gibi küçüldükçe küçülüyor. bir yerden sonra parmaklarımdan nasıl a, d ve e tuşları içeren kelimeler çıkmayacaksa dünyanın da yolları bitecek. hepimiz alttan almaktan vazgeçeceğiz sistemi. neydi lan demokrasi? neydi buraya getiren hepimizi? fikri önemli miydi herkesin? ya değilse? mesela bu blog burda, anarşik bir şekilde varlığını sürdürüyo, siz okuyosunuz diye değil, zaten okumuyosunuz. ya akrabalarım okursa buraları korkuları, ya her anlattığım şey aptalca ise rüzgarları, uyanıp da tekrar okuduğumda midem bulanırsa girdabının içinde kaybolacak olduğumu bildiğimden ki kimseye ne reklamını yapıyorum ne de bunu dramatize ediyorum artık.  her şey nasıl istediğim gibi olur bilmiyorum o yüzden biraz kopuk şu aralar hayatım. bu tarz 3 4 paragraf dolduruyor zamanımı...

the mistake i've made, it can't be turned around.

Resim
  damarlarımda akıyo' ya bi odtülülük, daha dün aldım mailimi. her şeyimle adım kadar eminim ki mezuna kalıp boğaziçide endüstri bile okusam bi şekilde birilerine hocam diyecektim. biri kesecekti bileklerimi ve her yere odtülülük akacaktı yani. benim içim işlemişti basitçe. kendi abartım ve duygusallığımdan öte bir yerde insanların görebildiği bir şekildeydi bu. her aldığım nefesin ardından düşüncelerimin ankaraya, ailemden öte, odtüye ve bana; kendime yakın bir yere gittiğini biliyordum. ailem alınsın diye demiyorum, ailemdeki her insan bugün ben olmamda büyük katkısı olan, çok da sevdiğim bireyler. hepsinin de bazı özellikleri imrenilecek düzeyde fakat kendimi seviyorsam, öyle bir iki haftalık değil de; en az bir  yıllık tatile ihtiyacım olduğunu bilmeliydim. şu an odtüye kaydımı yaptırdım, burs falan bakarken bir yandan odtülü olduğum gerçeğiyle yüzleşiyorum. bazen arkaya açılan bir radiohead ve zorla yutkunulan bir ann ardından insanı üzerken kalan çok büyük zamanda d...

and we're changing our ways, taking different roads, love, love will tear us apart again.

Resim
 otuz üç hafta. vay anasını ya, vay anasını yani. ne kadar çok insan gelip geçmiş hayatımdan, ne kadar çok insana yakın diye bakmışım da şu an tanımıyorum bile. bir el sıkışmasına bile denk gelmekten ötesinin olmadığı en yakın arkadaşlar. kim bilebilirdi semiha'nın profilimi gezip de attığı bir yorumun beni gecenin en kör karanlığında bana bir şeyler yazdıracağını. kim bilebilirdi tanrının planının benim kafamdakilerle uyuşmayacağını. sanırım herkes, ben hariç. yaşanan hiçbir olaydan tam olarak pişman değilim, o an yanımda olup şu an yanımda olmayan çoğu kişi gerçekten de yollarımızı ayırmamız gereken insanlardı, belliydi. hepsiyle oturup bir çay içeceğime fakat 2. çayı reddetmek zorunda kalacağımı düşünüyorum. sanırım yapamıyorum ya, hepsi bu. onca ay çalışılan dersler, yaşanan her şey. bunların da hiçbirinden asla ama asla pişman değilim. en yalnız yalnızlığımda bile arkamda bütün sınıf camdan dışarı bakıp içten içe kan ağladığımı hatırladığım zaman iyi ki diyorum, iyi ki ne kafa...

#leyl-i ihbab 6 [final]

 hiçbir zaman bir şeyi tam biliyormuş gibi davranmamıştım şimdiye değin, bildiğime bile emin değilim derim fakat bildiğime emin olduğum tek şey: tanrı yok. çünkü eğer tanrı varsa hepimizden tek tek nefret etmeyi seçmiş. eline bir bıçak almış, gök kadar mavi. hepimizin dilediğini paramparça etmiş varsa da. işte bu yazılar da podcast de kendimi bu bıçaktan korumak için bir ihtiyaç artık. haliyle ölesiye bir nefret ve sıkıntı içinde paylaşsam da bütün şahsi meselelerimi, hepsinin üstünü bir çift imgeyle örttüm kimse bana patlamasın diye. bu sefer o imgeler yok, patlayacak olan bu posttur. 17 yılın bilinçli her anında söylemeye korktuğum şeyi sadece buraya yazabiliyorum artık looney tuneslu defterlerim dışında. en sonunda herkes kaçıyor sayın seyirciler. en sonunda kimse kalmıyor, herkes kaçar; ağzınız açık kalır. bu ne bir şaka ne de edebiyata yorulması gereken bir cümle, dümdüz bir deklarasyon. ben 17 yıllık minik hayatımda benim gerçekten yakınımda güzel insan olarak andığım çoğu ki...

#leyl-i ihbab 5

o kadar uzun süredir açıkmış ki çalma listem, kulaklığı çıkardığımda başım dönmeye başladı. müzik bir yerlerden dokunmuş olmalı ki hem yazın sıcağını hem de bütün her şeyi unutup, odamı toparlayarak kendimi mutlu edebilmişim. bu şarkıları dinlerken, şarkıların içinde geçen o sözcükler o kelimelerle besleniyorum bazen. bu yazıların motivasyonu hep bir şarkının bir şiirin içinden çıkıyor esasında. hep kulağımda bir şeyler tıngırdarkenki kadar güzel kelimelere sahip olsam keşke. lakin o kelimeler de ölüm gibi şarkı bittiğinde kayboluyorlar. hikaye anlatamayacak kadar kelimesizliğe girersem işte o zaman bu ölüm gibi değil, bizatihi ölüm olurdu benim adıma. anlatacağım hikayelerin hepsini unuttuğumu, bütün her şeyi içimde tuttuğumu düşündüğüm zamanlarda bile işkence çektiğimi düşünürken, bunun resmiyete kavuştuğu günleri görmektense ölmeyi yeğlerim. bu yaz havasında sırtımdan terler aksın, soğuk soğuk sular içeyim ve şişik bademciklerle yine de günümü anlatayım birilerine. yeter ki kendimd...

#leyl-i ihbab 4

lan dünya güzel bir yer mi ya yaşamak için, ciddi ciddi soruyorum bu arada. bana çünkü gerçekten çok yaşanılacak bir yer gibi geliyor nasıl oluyorsa. evet evet, dünya güzel bir yer galiba biraz. birileri kalkıp çığırlar açıyorsa, sevdiklerini bulup onları kaybetmeyebiliyorsa mesela. en basitinden birileri şarkı söyleyebiliyor bu dünyada, birileri kavurucu güneşin altında yahut samimi yuvasında veya ona çok yabancı gelen bir yerde söylemese de dinleyebiliyor şarkıları. birileri özleyebiliyor birilerini, bunun için savaşıyor ve özlemden öte her şey için savaşabiliyor insanlık. sirkeci garında birileri amuda kalkıyor, kimse arkasına dönüp bakmıyor. sonrasında arkasına dönüp bakmayanlar birbirlerini bulmak uğruna, kalkan otobüslere binip trenlerden bilet alıyorlar. otobüsler kalkıyor, trenler gelip gidiyor. ufukta kayboluyorlar. insanlar birbirlerini buluyor, şarap içiyorlar, şarkı söyleyip fotoğraflar çekiliyorlar. yaşadıkları kadar varlar ve inanır mısınız çok fena yaşıyorlar. life is w...

#leyl-i ihbab 3

varlık varlık diye yanıp tutuşup nasıl olur da bunu zor bir şeymiş gibi tanımlarız ki ya? var olmak nedir mesela, bunları şu ana dek hiç etraflı düşünmedim esasında. varlığımızı tanımlamadan var olmak nasıl bir duygu ve düşünce ki, bıçaklanmadan kanamak, anlamadan hissetmek, ağlamadan gözyaşı dökmek gibi; sadece daha asil versiyonu ve aynı zamanda daha samimi. shinjinin yaşadığına göre acaba etrafımızla mı tanımlanırız, ben mehmet olmadığım için mi tamerim yoksa mehmet mehmet olduğu için mi ben tamerim? etrafıma reaksiyon vermem mi beni ben yapar, etrafımdan aldığım reaksiyonlar mı beni tanımlar? etrafım mı alıyor bu tepkiyi yoksa bu tepkiler zaten benim mi? madem yaşlanınca hatırladıklarımız bizi biz yapan ve bizi mutlu eden şeylerse ve bungee jumping yapamıyorken ''zamanında yapmıştım zaten ya'' demek gibi ayrıcalıklara sahip olmaksa yaşlılığın avantajı, o zaman sahip olduklarımız kadar varızdır. jedi öğretisine ters kaçar bu belki ama o halde varlığımız sahip oldukl...

#leyl-i ihbab-2

gece geç saatler, bayadır ne bloguma ne podcaste ne de kendimle ilgili hiçbir şeye dokunmuyorken ne tahrik etti beni? ne beni bu belki kimsenin ''devamını oku''ya tıklamadığı dandik instagram hesabına bir şeyleri deklare etmek için yapılan konsept yazıları yazmaya itti mesela? denemek için değil de gerçekten hiçbir şeyi düzeltemediğimden bitirdiğim iki sigara, zihnimin en diplerinde sıkışmış artık kendimi anlatmalıyım isteği, gecenin sonunun güneşin doğuşuna çıkacağını bilmem ve odanın bilgisayarın ışığı dışındaki nadide karanlığı sanırım. her objenin üzerinde oluşturduğum düşünceleri bir anda çöpe atıp sadece kendimle baş başa kaldığım için leyl-i ihbab bu meselenin adı. nasıl gözlerinizi kapattığınızda her şey sizinle ilgili oluyorsa gece olunca da sokaklar boş, insanlar yok ve objeler anlamsız oluyor. tam bu saatlerde güzel bir şeyler anlatasım var kayıt alıp. belki güncelecek için belki başka bir içerik yahut belki de arkadaşlarıma atacağım ses kaydı ama nedense uz...

#leyl-i ihbab-1

bazen bir şey oluyor. açıklayamadığın, tam olarak ne desem de açıklasam diye kara kara yahut ak ak düşündüğün ama bir türlü parmağını üstüne basamadığın bir şey oluyor. gecenin bir saati içmemen gereken kahvenin ya da uyumanı gerektiren saatlerin ötesinde, karanlık ama sevdiğin bir müziğin arkasında bütün varlığınla tiksindiğin ve belki de bu tiksinmenin ehemmiyetsiz olduğu anlamsız ve boş bir his bu. baya hem de. yani sebepsiz mi bu yoksa gerçekten lazım mı arada gelmesi, her geldiğinde daha güçlü olması önem arz ediyor mu mesela? aynı yatakta aynı bilgisayarın başında aşağı yukarı aynı saatlerde ve aynı müzikler eşliğinde nasıl olur da farklı bir kudretle bastırabilir bu an insanın üzerine. o gün olan veya olmuş bitmiş birkaç olayın yankısı diye düşünsen değil gibi de pek. senin kelimelerin kendi beyninde sana güzelleme yapıp methiyeler dizerken bu hissi sana getiren sen olmamalısın eğer öyleyse. ya kafandakiler yalan ya kalbindekiler oluyor bu işin sonu. ikisi de bizden çıkma, e hal...

ilet:

Ad

E-posta *

Mesaj *