Kayıtlar

2022 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

{birth}

nefes al, devam et nefes almaya taşıtlar, otoyollar, tramvaylar, teleferikler, metrolar, ringler ve otostoplar. artık fazlalar, başlıyorlar ve bitiyorlar, kalkıyorlar ve iniyorlar, çalışıyorlar ve duruyorlar. hislerin en boşular. ne yapacağını bilmeyen bir sürü insanlarla dolular, ağlıyorlar, hayal kırıklığına uğramışlar, şişelere sarılıyorlar. ve o gün, o an, o his geldiğinde, hayal kırıklığına uğramış hissediyorlar. yarıda bırakılıyorlar, böcek gibi yerde eziliyorlar. ve o gün geldiğinde, dikkatim dağılıyor. rahatsız bir çekyatta yatıyorum o gün geldiğinde, ayağımın ucunda biri yatıyor, benden bir takım görevleri yerine getirmemi isteyenler var, arkada her zamanki radiohead mırıldanıyor. etrafımdaki her şey büyüyor, bulunduğum şehirler, okuduğum okullar, tanıştığım insanlar artıyor. bense farklı bir çatının altından farklı bir battaniyenin içinde aynı şarkıyla aynı şekil ağlıyordum. her şey büyüyordu, gelişiyordu, instagram postları, okunması gereken kitaplar, etikler, patikler ve di...

{loneliness}

ne kadar acımasız ya, bazı sabahlar uyanıyorsun ve yalnızsın. zorunda olduğun veya geçici diye tanımladığın insanlar bile seni bi çukura atmış ve gitmiş. ilerlemeye çalışıyorsun çıkmak için ama sanmıyorum ya yine kocaman bir ıssızlık dışında bir şeye ulaşacağımı. her zaman yalnızdım çünkü, her zaman böyleydi bu. kusursuz sevdiğim, dayanabildiğim tek şey benim hayatta. tek kendimi seviyorum pervasızca. tek kendimi duyuyorum, tek kendimi dinliyorum, tek başına tek tabanca tek kendim ile konuştuğumda iyi hissediyorum kendimi tamamen. tek kendimle müzakere içerisinde değilim kafamda. kafamda, kafamda kocaman bir radyo var. her kanalda ben çalıyorum. bazı kanallar pop çalıyo, bazıları rap, bazıları rock, bazıları magazin, bazıları arkası yarın. radyolarını yeni açanlar için tekrar hatırlatalım diye anons geçiyorum kendime, halbuki 18 yıldır dinliyorum kendimi tatlı tatlı. meramım kısa, bu radyonun kafatasıma üflediği şarkılar ve şiirler olmasa yalnızım. bu fısıltılarla bazen dans eder bazen...

{friendships}

merhaba sevgili okuyucu, belki arkadaşımsın belki de tanımıyorum bile seni. kafamda nerdeydin, hayatımın hangi noktasında serüvenime dahil oldun bilmiyorum ama hoşgeldin. hayatımın sosyal hiyerarşisinde umarım yukarıda yer alan insanlardansındır yahut aşağısında pek insan yok. liseden ve üniversiteden birkaç arkadaşım var bu piramitte benim altımda olan. hayatımın en garip anlarıdır bu piramidin altına etki ettiğim anlar. bir arkadaşının seni hayranlıkla yukarıya bakarak methetmesi ne kadar iyi bir hissiyat gibi gelse de göze aslında tiksinç. bunu yok etmek için yüzlerce estağfurullahlar ve binlerce açıklamalar da yapsan bazen olmuyor abi. gerçekten beni de etkileyen insanları düşündüğümde, bu insanların estağfurullahları bana engel olmuyordu. işte çocuklar, this is how i met your "kaliteli arkadaşlık algısı" ya gerçekten sana imrenen ama sen olmayan, küfürler ve estağfurullah gerektirmeyen bir alt üst arkadaşlık ya da fedakarlık barındıran bir hayran arkadaşlık olmalıydı. he...

{feelings}

hisler gerçek ya, mantıkla falan alakasız. yani gülüşler, ağlamalar, el sıkışmalar, sarılmalar, selamlar ve bütün interaksiyonlar sahte belki de gerçek dünyayla olan ama hisler hiçbir zaman yalan söylemiyor tahminimce. kimseye anlatamadığın, hareketlerine dökemediğin onca hissin arasında kayboluyorsun çoğu zaman. hiperaktivite de depresyonda aynısı gibi geliyor uzaktan. her biri yaşadıkça bir şey öğretiyor sana, seni bir duruma hazır hale getiriyor ya da seni arkadaşlarından sevdiklerinden uzaklaştırıyor. utanç diyosun kendi kendine, utanıyorum; kendimden, ondan, şundan, bundan, bizden. bizden utanıyorum diyorsun hissederek,  ayrılıyorsunuz.  seviyorum diyorsun, seni, seni inanmadığın kadar çok seviyorum.  hissederek,  seviyorsunuz eğleniyorum diyorsun, onlayken delilercesine eğleniyorum, hissederek eğleniyorsunuz.  her hissiyat bir kapıya çıkan story questleri gibi oluyor hayatta. her questi almak istiyorum ya ben. macchu pichuya gidince ne hissediyorsa bir ins...

{life}

 hayat ne kadar acımasız lan. yani yok arkadaşın olmayabiliyor veya kötü bir ailede doğuyorsun değil asıl anlatmak istediğim. ekseriyetle herkes düzlüğe çıkabiliyor ondan o hayatın verdiği geçilebilir bir engel. geçemeyenler varsa da tabii ki o hayatın klasik acımasızlığı elbette. tahmin ettiğin hiçbir şeyin olmaması ve tahmin ettiğin her şeyin olması. didinerek, uğraşarak ve ölmeden yılları yaşamak zorunda bırakılmak. hayallerinin hiçbirinin olma kesinleşeceğini bilmeden. ne yaparsan yap bir fırtına, bir kavga, bir coğrafya ve bilcümle şartlar varken her yerinde. yine yaşıyorsun, didinerek, uğraşarak ve ölmeden.  bir kadın gülüyorsa güzelce sana, bir iş için uygunsan veya bir iki hayvanla yaşanan yalnız bir evde bile elinde kalan birkaç parça trajedi oluyor. ölmemişsen hala gamsızlıktan hayat çok acımasız lan. ne diye devam ediyoruz, aile, akraba, arkadaş, allah, anılar, alttan almalar, ayrılıklar, asla yapmamlar. kendi nefesim dışında her şey kısacası. kendim dışında, ben dı...

the path trails off, and heads down a mountain.

Resim
var olmaktan her şeyimle nefret ediyorum galiba. keşke ölsem veya doğmasaydım gibi bi' escapist 17 yaş nefreti değil bu ama. hep aynı arabaya binip sürekli aynı tişörtü giymek gibi bu sıkıntı. hiçbir şey keşfetmeyip bu kadar uzun süre var olmak yetti de arttı bana. bir anlığına yok olmak istiyorum bu dünyadan. bütün etimden ve kemiğimden sıyrılıp ölümden sonra ne varsa 5 saniyeliğine olsa tatmak istiyorum. gerçekten çok sıkıcı bir hayat yaşamak kadar büyük bir zorunluluğumuz olmasına inanamıyorum çünkü ya. ben var olmaktan çok sıkıldım. ailemin evinde, bir şeyler hakkında tartışmaktan, bir şeylere cevap aramaktan, müzik dinleyip varlığımı anlamlandırmaya çalıştığım anlardan, her an herkese ne diyeceğim diye korkmaktan çok fena bıktım. var olucaksam da istediğim bir iki bir şey var tanrıdan veya doğa anadan. onlar olsun, yalnızlığım da kalsın bizatihi ben artık buna alıştığımı kabulleniyorum. mütemadiyen bir teklifte, sitemde bulunmayacağım kime bulunduysam önceden.  son zamanlarda ...

the day that you stop running, is the day that you arrive.

Resim
kadıköyden gelmişim, evin bahçesinde oturuyorum. muhtemelen kanımda çok hafif bir alkol geziyor, 5 kez sigara denedim; bugün hiç içmemiş olmam diğerlerine ayıp oldu. lakin pek benlik değil ona eminim. yani bu yaşlarda bile mad men ve benzeri diziler izleyip yakalanmadıysam, sanmıyorum ki hayatımın bir parçası yapayım bunu. burası esiyor, estiği için ve kimsenin üzerime birbirinden devrik ve rahatsız edici cümleler yığmadığı bir yer olduğundan burayı biraz hiç gitmediğim ankaraya benzetiyorum. banka yattığım gibi huzur bulduğumu o kadar iyi hissediyorum ki inanamazsınız. haliyle evden çıktığım günlerin akşamı bir süre burada oturuyorum. ailem alkol aldığımı veya sigara içtiğimi ve sırf etkisi geçsin diye bir süre burada zaman geçirdiğimi sanıyor. aslında öyle değil, sigara içmiyorum, alkolde de ayda yılda bir yeni bir şeyler deniyorum fakat bu bankta demlenmemin nedeni hiçbiri değil. bu bankın bu kadar huzur verici olduğunu şu an fark ediyorum, radioheade geçti spotify, ben ankaraya gid...

it's just a nod to the canon.

Resim
 bugün çeper limited 'dayız, diğer 9 yazının hiçbiri esasında buraya yayınlanma düşüncesiyle ortaya çıkmadı. defterlerimden veya instagrama attığım bi' nevi notlardan alıntıların editörize edilmiş halleri hepsi.  çeper limited ismi ve cisminin asıl bize beyânı şudur ki: ben, tamer toplumun çeper' inde yer alıyorum. ne dışında kalacak kadar asosyal yahut enteresan ne de bütün çemberin ortasında olup her ilgiyi ve gücü sırtlanacak kadar fazla. benim ile sonsuza dek arkadaş kalacak ve eğer olursa karım olacak bütün insanlar benim olduğum gibi çeper 'de olan, toplumun çeperini oluşturan insanlar olacak diye umuyorum ve temenni ediyorum. çeper , insanın utanması yahut garip bulması gereken bir statü değil. çeper insanın yargılamadan, enteresanlıkla hayatını sürdürmesi ve ilerde yaşadıklarımız kadar var olduğumuz yaşlılığımızda mutlu ölmemizi sağlayacak bir serüven yaşaması için en ideal yerlerden biri. monotonluğun ve absürtlüğün en ortasında, en zor, en yalnız, en üzücü a...

so roll your eyes, shake your head, turn away and call me names.

Resim
 parmaklarımın cesetleri yavaş yavaş tam da bu cümlenin harflerine basıyor klavyede. e tuşu bozuk, her seferinde yapıştırıyorum. ilk a ve d tuşları tutukluk yapmaya başladı, şimdi e toptan gitti sanırım. klavyem de dünya gibi küçüldükçe küçülüyor. bir yerden sonra parmaklarımdan nasıl a, d ve e tuşları içeren kelimeler çıkmayacaksa dünyanın da yolları bitecek. hepimiz alttan almaktan vazgeçeceğiz sistemi. neydi lan demokrasi? neydi buraya getiren hepimizi? fikri önemli miydi herkesin? ya değilse? mesela bu blog burda, anarşik bir şekilde varlığını sürdürüyo, siz okuyosunuz diye değil, zaten okumuyosunuz. ya akrabalarım okursa buraları korkuları, ya her anlattığım şey aptalca ise rüzgarları, uyanıp da tekrar okuduğumda midem bulanırsa girdabının içinde kaybolacak olduğumu bildiğimden ki kimseye ne reklamını yapıyorum ne de bunu dramatize ediyorum artık.  her şey nasıl istediğim gibi olur bilmiyorum o yüzden biraz kopuk şu aralar hayatım. bu tarz 3 4 paragraf dolduruyor zamanımı...

the mistake i've made, it can't be turned around.

Resim
  damarlarımda akıyo' ya bi odtülülük, daha dün aldım mailimi. her şeyimle adım kadar eminim ki mezuna kalıp boğaziçide endüstri bile okusam bi şekilde birilerine hocam diyecektim. biri kesecekti bileklerimi ve her yere odtülülük akacaktı yani. benim içim işlemişti basitçe. kendi abartım ve duygusallığımdan öte bir yerde insanların görebildiği bir şekildeydi bu. her aldığım nefesin ardından düşüncelerimin ankaraya, ailemden öte, odtüye ve bana; kendime yakın bir yere gittiğini biliyordum. ailem alınsın diye demiyorum, ailemdeki her insan bugün ben olmamda büyük katkısı olan, çok da sevdiğim bireyler. hepsinin de bazı özellikleri imrenilecek düzeyde fakat kendimi seviyorsam, öyle bir iki haftalık değil de; en az bir  yıllık tatile ihtiyacım olduğunu bilmeliydim. şu an odtüye kaydımı yaptırdım, burs falan bakarken bir yandan odtülü olduğum gerçeğiyle yüzleşiyorum. bazen arkaya açılan bir radiohead ve zorla yutkunulan bir ann ardından insanı üzerken kalan çok büyük zamanda d...

and we're changing our ways, taking different roads, love, love will tear us apart again.

Resim
 otuz üç hafta. vay anasını ya, vay anasını yani. ne kadar çok insan gelip geçmiş hayatımdan, ne kadar çok insana yakın diye bakmışım da şu an tanımıyorum bile. bir el sıkışmasına bile denk gelmekten ötesinin olmadığı en yakın arkadaşlar. kim bilebilirdi semiha'nın profilimi gezip de attığı bir yorumun beni gecenin en kör karanlığında bana bir şeyler yazdıracağını. kim bilebilirdi tanrının planının benim kafamdakilerle uyuşmayacağını. sanırım herkes, ben hariç. yaşanan hiçbir olaydan tam olarak pişman değilim, o an yanımda olup şu an yanımda olmayan çoğu kişi gerçekten de yollarımızı ayırmamız gereken insanlardı, belliydi. hepsiyle oturup bir çay içeceğime fakat 2. çayı reddetmek zorunda kalacağımı düşünüyorum. sanırım yapamıyorum ya, hepsi bu. onca ay çalışılan dersler, yaşanan her şey. bunların da hiçbirinden asla ama asla pişman değilim. en yalnız yalnızlığımda bile arkamda bütün sınıf camdan dışarı bakıp içten içe kan ağladığımı hatırladığım zaman iyi ki diyorum, iyi ki ne kafa...

#leyl-i ihbab 6 [final]

 hiçbir zaman bir şeyi tam biliyormuş gibi davranmamıştım şimdiye değin, bildiğime bile emin değilim derim fakat bildiğime emin olduğum tek şey: tanrı yok. çünkü eğer tanrı varsa hepimizden tek tek nefret etmeyi seçmiş. eline bir bıçak almış, gök kadar mavi. hepimizin dilediğini paramparça etmiş varsa da. işte bu yazılar da podcast de kendimi bu bıçaktan korumak için bir ihtiyaç artık. haliyle ölesiye bir nefret ve sıkıntı içinde paylaşsam da bütün şahsi meselelerimi, hepsinin üstünü bir çift imgeyle örttüm kimse bana patlamasın diye. bu sefer o imgeler yok, patlayacak olan bu posttur. 17 yılın bilinçli her anında söylemeye korktuğum şeyi sadece buraya yazabiliyorum artık looney tuneslu defterlerim dışında. en sonunda herkes kaçıyor sayın seyirciler. en sonunda kimse kalmıyor, herkes kaçar; ağzınız açık kalır. bu ne bir şaka ne de edebiyata yorulması gereken bir cümle, dümdüz bir deklarasyon. ben 17 yıllık minik hayatımda benim gerçekten yakınımda güzel insan olarak andığım çoğu ki...

#leyl-i ihbab 5

o kadar uzun süredir açıkmış ki çalma listem, kulaklığı çıkardığımda başım dönmeye başladı. müzik bir yerlerden dokunmuş olmalı ki hem yazın sıcağını hem de bütün her şeyi unutup, odamı toparlayarak kendimi mutlu edebilmişim. bu şarkıları dinlerken, şarkıların içinde geçen o sözcükler o kelimelerle besleniyorum bazen. bu yazıların motivasyonu hep bir şarkının bir şiirin içinden çıkıyor esasında. hep kulağımda bir şeyler tıngırdarkenki kadar güzel kelimelere sahip olsam keşke. lakin o kelimeler de ölüm gibi şarkı bittiğinde kayboluyorlar. hikaye anlatamayacak kadar kelimesizliğe girersem işte o zaman bu ölüm gibi değil, bizatihi ölüm olurdu benim adıma. anlatacağım hikayelerin hepsini unuttuğumu, bütün her şeyi içimde tuttuğumu düşündüğüm zamanlarda bile işkence çektiğimi düşünürken, bunun resmiyete kavuştuğu günleri görmektense ölmeyi yeğlerim. bu yaz havasında sırtımdan terler aksın, soğuk soğuk sular içeyim ve şişik bademciklerle yine de günümü anlatayım birilerine. yeter ki kendimd...

#leyl-i ihbab 4

lan dünya güzel bir yer mi ya yaşamak için, ciddi ciddi soruyorum bu arada. bana çünkü gerçekten çok yaşanılacak bir yer gibi geliyor nasıl oluyorsa. evet evet, dünya güzel bir yer galiba biraz. birileri kalkıp çığırlar açıyorsa, sevdiklerini bulup onları kaybetmeyebiliyorsa mesela. en basitinden birileri şarkı söyleyebiliyor bu dünyada, birileri kavurucu güneşin altında yahut samimi yuvasında veya ona çok yabancı gelen bir yerde söylemese de dinleyebiliyor şarkıları. birileri özleyebiliyor birilerini, bunun için savaşıyor ve özlemden öte her şey için savaşabiliyor insanlık. sirkeci garında birileri amuda kalkıyor, kimse arkasına dönüp bakmıyor. sonrasında arkasına dönüp bakmayanlar birbirlerini bulmak uğruna, kalkan otobüslere binip trenlerden bilet alıyorlar. otobüsler kalkıyor, trenler gelip gidiyor. ufukta kayboluyorlar. insanlar birbirlerini buluyor, şarap içiyorlar, şarkı söyleyip fotoğraflar çekiliyorlar. yaşadıkları kadar varlar ve inanır mısınız çok fena yaşıyorlar. life is w...

#leyl-i ihbab 3

varlık varlık diye yanıp tutuşup nasıl olur da bunu zor bir şeymiş gibi tanımlarız ki ya? var olmak nedir mesela, bunları şu ana dek hiç etraflı düşünmedim esasında. varlığımızı tanımlamadan var olmak nasıl bir duygu ve düşünce ki, bıçaklanmadan kanamak, anlamadan hissetmek, ağlamadan gözyaşı dökmek gibi; sadece daha asil versiyonu ve aynı zamanda daha samimi. shinjinin yaşadığına göre acaba etrafımızla mı tanımlanırız, ben mehmet olmadığım için mi tamerim yoksa mehmet mehmet olduğu için mi ben tamerim? etrafıma reaksiyon vermem mi beni ben yapar, etrafımdan aldığım reaksiyonlar mı beni tanımlar? etrafım mı alıyor bu tepkiyi yoksa bu tepkiler zaten benim mi? madem yaşlanınca hatırladıklarımız bizi biz yapan ve bizi mutlu eden şeylerse ve bungee jumping yapamıyorken ''zamanında yapmıştım zaten ya'' demek gibi ayrıcalıklara sahip olmaksa yaşlılığın avantajı, o zaman sahip olduklarımız kadar varızdır. jedi öğretisine ters kaçar bu belki ama o halde varlığımız sahip oldukl...

#leyl-i ihbab-2

gece geç saatler, bayadır ne bloguma ne podcaste ne de kendimle ilgili hiçbir şeye dokunmuyorken ne tahrik etti beni? ne beni bu belki kimsenin ''devamını oku''ya tıklamadığı dandik instagram hesabına bir şeyleri deklare etmek için yapılan konsept yazıları yazmaya itti mesela? denemek için değil de gerçekten hiçbir şeyi düzeltemediğimden bitirdiğim iki sigara, zihnimin en diplerinde sıkışmış artık kendimi anlatmalıyım isteği, gecenin sonunun güneşin doğuşuna çıkacağını bilmem ve odanın bilgisayarın ışığı dışındaki nadide karanlığı sanırım. her objenin üzerinde oluşturduğum düşünceleri bir anda çöpe atıp sadece kendimle baş başa kaldığım için leyl-i ihbab bu meselenin adı. nasıl gözlerinizi kapattığınızda her şey sizinle ilgili oluyorsa gece olunca da sokaklar boş, insanlar yok ve objeler anlamsız oluyor. tam bu saatlerde güzel bir şeyler anlatasım var kayıt alıp. belki güncelecek için belki başka bir içerik yahut belki de arkadaşlarıma atacağım ses kaydı ama nedense uz...

#leyl-i ihbab-1

bazen bir şey oluyor. açıklayamadığın, tam olarak ne desem de açıklasam diye kara kara yahut ak ak düşündüğün ama bir türlü parmağını üstüne basamadığın bir şey oluyor. gecenin bir saati içmemen gereken kahvenin ya da uyumanı gerektiren saatlerin ötesinde, karanlık ama sevdiğin bir müziğin arkasında bütün varlığınla tiksindiğin ve belki de bu tiksinmenin ehemmiyetsiz olduğu anlamsız ve boş bir his bu. baya hem de. yani sebepsiz mi bu yoksa gerçekten lazım mı arada gelmesi, her geldiğinde daha güçlü olması önem arz ediyor mu mesela? aynı yatakta aynı bilgisayarın başında aşağı yukarı aynı saatlerde ve aynı müzikler eşliğinde nasıl olur da farklı bir kudretle bastırabilir bu an insanın üzerine. o gün olan veya olmuş bitmiş birkaç olayın yankısı diye düşünsen değil gibi de pek. senin kelimelerin kendi beyninde sana güzelleme yapıp methiyeler dizerken bu hissi sana getiren sen olmamalısın eğer öyleyse. ya kafandakiler yalan ya kalbindekiler oluyor bu işin sonu. ikisi de bizden çıkma, e hal...

ilet:

Ad

E-posta *

Mesaj *